Deprecated: usort(): Returning bool from comparison function is deprecated, return an integer less than, equal to, or greater than zero in /home/aybencum/public_html/wp-content/themes/val/framework/config-meta-boxes.php on line 313

Deprecated: usort(): Returning bool from comparison function is deprecated, return an integer less than, equal to, or greater than zero in /home/aybencum/public_html/wp-content/themes/val/framework/config-meta-boxes.php on line 313

Deprecated: usort(): Returning bool from comparison function is deprecated, return an integer less than, equal to, or greater than zero in /home/aybencum/public_html/wp-content/themes/val/framework/config-meta-boxes.php on line 313
Gazeteci Olmak İnsan Kalmayı Gerektirir… – Ayben Cumalı
 

Gazeteci Olmak İnsan Kalmayı Gerektirir…

https://aybencumali.com.tr/wp-content/uploads/2020/03/20200301_113854-a.jpg

Asıl mesleği jeoloji mühendisliği. Ama o hayallerinin peşinden gidip gazeteci olmaya karar verdi. 1998’den bu yana haberin içinde. Radikal gazetesinde başladığı gazetecilik serüveni CNN Türk’te sayısız ödüllerle devam ediyor. “Gazeteci olmak insan kalmayı gerektirir” diyor. CNN Türk İstihbarat Şefi Göksel Göksu’ya “Sizinle Kadınlar Günü için röportaj yapmak istiyorum” dedim. “Pazar sabahı CNN’e gel” dedi. Buluştuk, ortaya bir kadın gazetecinin başarı öyküsü çıktı…

AC: Gazetecilik mesleğine başlama hikayenizden bahsedebilir misiniz?
GG: Ben aslında jeoloji mühendisiyim. Üniversite tercihlerime -yanlış tercih demeyeyim ama- siyasal, hukuk, basın yayın yazmıştım. Bir tane boş tercih kalmıştı. En sona ne yazsam ne yazsam dedim. Bizim dönemimizde her branştan seçim yapılabiliyordu. ‘Dur’ dedim “şurada puanı belli olmayan jeoloji mühendisliğini yazayım” ve en sona onu yazdım. Sonra dedim ki “mühendislik en sona yazılır mı?” onu taşıya taşıya 7’nci sıraya taşıdım. Sonra da o kadar tercih arasında jeoloji mühendisliğini kazandım. Mutsuz muyum? Hayır. Mühendislik formasyonu almak bana çok büyük bir boyut kattı.

AC: Neler kattı?
GG: Mühendislik formasyonu, özellikle jeoloji okuduğunuzda üç boyutlu düşünme yetisini kazandırıyor. Ben üç boyutlu düşünme yetisini hayatımın her alanında bir fırsata dönüştürme gayreti içinde oldum. Yaptığınız işlerin tamamında üçüncü boyutu da görerek hareket ettiğiniz zaman rakiplerinizden her zaman bir adım önde oluyorsunuz.
Bir avantajı da 1999 depremi sonrasında oldu. Bitirme tezimi Kuzey Anadolu fay hattında yaptım. Bu da benim uzmanlık alanlarıma “Deprem” i de ekledi. Deprem muhabirliği statüsüne geçmek ayrı bir fark yarattı. Dolayısıyla çok mutluyum iyi ki jeoloji okudum.

AC: Gazetecilik serüveniniz ne zaman başladı?
GG: Gazeteciliği çok istiyordum. Öğrencilik zamanımda bizim üniversite Beyazıt’taydı. Sonradan Avcılar’a taşındı. Basının kalbi de henüz Cağaoğlu’ndaydı. Dolayısıyla ben orada hem öğrencilik yaptım hem de alaylı bir şekilde gazetecilik yapmaya başladım.
Dergilerde çalıştım, ansiklopediler yazdık – sattık. Bir dolu şey yaptım. Minik bir anekdotumu paylaşmak istiyorum.
Gazetecilik rüyalarımı süslüyordu ama arkamı yaslayabileceğim, elimden tutacak bana yol yordam öğretecek tanıdığım bir kişi bile yoktu. Herkesin kapısını çalıyorum.
O yıllarda Milliyet gazetesi de Cağaloğlu’ndaydı.
Ne yapsam diye düşünürken, gözümü karartıp bir gün sabahın 08:30’unda Milliyet Gazetesi’ne gittim. Kapıdaki güvenliğe “Çetin Altan’la görüşeceğim” dedim. Şansıma da o sırada iki kişi daha Çetin Altan’ı bekliyormuş. “Onlar da Çetin Bey’i bekliyor, siz de orada bekleyin” dedi görevli, kimsin falan diye sorgulamadı. Ben de gittim yanlarına oturdum. Belli bir saatte Çetin Altan geldi. Meğer bekleyenler çok yakından tanıdığı kişilermiş önce onlara sonra da bana sarıldı. Ben de sarıldım. “Hadi yukarıya çıkalım” dedi, çıktık hep birlikte! O sırada kimse bana “Sen kimsin?” diye sormuyor. Onlar sohbet etti. Ben saygılı bir şekilde sıranın bana gelmesini bekledim. Sonunda sohbetleri bitince onlar gitti. Ama ben çıkmadım tabii! Çetin Altan o zaman beni fark etti, “Siz!!!” dedi, “Onlarla birlikte değilim, ben başka bir şey için geldim” dedim ve karşılıklı kalakaldık.

AC: Siz ne dediniz?
GG: “Ben gazeteci olmak istiyorum” diyerek doğrudan lafa girdim.
“Peki şu an ne yapıyorsun?” diye sordu.
“Öğrenciyim, jeoloji mühendisliğinde okuyorum” diye cevap verdim.
Başladı konuşmaya. Bana uzun uzun neden gazeteci olmamam gerektiğini anlattı.
Sözü bitince “ben yine de denemek istiyorum” dedim.
Gazeteciliği neden yapmamam gerektiğini, mesleğimin aslında ne kadar kıymetli olduğunu anlattı ve o alanda ilerlememi tavsiye etti. Ben yine de istiyorum diye ısrarcı olunca “İnsan denemek için beşinci kattan bir kere atlar ve o zaman da ölür” dedi.
Dolayısıyla bu denenecek bir şey değildi ona göre. Zerre kadar ikna olmamıştım, öylece ayrıldım odasından.
Aradan yıllar geçti. O gazeteci olma ideali peşimi asla bırakmadı. Elimde değil, merak etmeden duramıyordum bir kere. Ve kimi bulsam ensesinde boza pişirmeyi sürdürüyordum.
Tabii bu kadar zor olmamalı diye düşünüyor insan ama arkanız sağlam değilse, birinin bir şeyi değilseniz o kadar da kolay ilerlemiyor işler.
Günün birinde telefonum çaldı. Arayan duayen gazeteci Nazım Alpman’dı. “Hala istiyor musun gazeteci olmayı?” diye sordu. Ki aradığı sırada son derece iyi kazancı olan bir işim vardı, belgesel çalışıyordum. Hiç düşünmeden “Evet” dedim.
“Yeni bir gazete kuruluyor, istiyorsan seni bi görüştüreyim. Ama gerisine karışmam, o senin işin” dedi Nazım Alpman. Her şey böyle başladı, sonra Mehmet Yılmaz’la görüştüm, aynı gün belgesel işini bıraktım ve aldığım paranın yarısına işe başladım. O gazete sonradan Radikal Gazetesi oldu.

AC: Peki gazetecilikte umduğunuzu buldunuz mu?
GG: Müthiş bir azimle başladım. 5 – 10 yıllık gazetecilerin arasından sıyrılmam gerekiyordu. Onlar bir çalışıyorsa ben beş çalışıyordum. İnada bindirdim işi. Ve derken Radikal Gazetesi’nde manşetlere imza atmaya başladım.
Önemli bulunan tüm alanlar deneyimli gazeteciler tarafından kapılmıştı ve benim payıma da belediye muhabirliği düştü… Çok üzülmüştüm o zaman “Kanalizasyon haberleri mi yapacağım” diyerek karşı çıkmıştım.

İyi ki kimse bana aldırmamış gösterdiğim tepkiye. Çünkü o zaman belediye başkanı Tayyip Erdoğan’dı ve Tayyip Erdoğan bugün cumhurbaşkanı… Düşünün Saadet Partisi, Refah Partisi bir anda uzmanlaşmak zorunda kaldığım alanlara dönüştü bu sayede… Ak Parti’nin kuruluş aşamasının canlı tanığı olarak buldum kendimi. Belediye başkanlığından cumhurbaşkanlığına uzanan bir öykünün canlı tanığı olmuştum. Bu paha biçilmez bir tanıklık…

İşte tam da o başlangıç noktasında olduğum sırada tesadüfen Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan Radikal’de çalışmaya başladı. Dedesinin telefonunu istedim ondan. Nasıl bir hırs olduğunu düşün, o sözler beni kamçılamış olmalı. Çetin Altan telefonu açtı. “Siz beni hatırlamayacaksınız yıllar önce gazeteci olmak için kapınızı çaldım, destek istedim. Siz bana insan beşinci kattan bir kere atlar o zaman ölür dediniz ve beni gönderdiniz. Şu an Radikal gazetesi okuyorsanız sizin torununuz da burada. Burada manşetler atan bir muhabire dönüştüm. Beşinci kattan atladım ama ölmedim” dedim. Müthiş bir hazdı…

AC: Gazetecilik mesleğini seçmek isteyen gençlere tavsiyeleriniz neler?
GG: Benim mesleğe başladığım dönemle bu dönem arasında şüphesiz dağlar kadar fark var. Pek çok açıdan. Onlarca Basın yayın okulu açıldı. Her yıl yüzlerce genç mezun oluyor. Ve bu gençlerin çalışabileceği kadar geniş bir mecra da yok bir yandan. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Üniversitelerde, basın yayın yüksek okullarında, maalesef gençlerimize formasyon verilmiyor. Neyi kastediyorum? Ekonomi, Siyaset bilim, sağlık, belediye, adliye, spor ve pek çok alan var ama onların hiçbir konuda uzmanlıkları yok. Bir uzmanlık formasyonu verilmiyor gençlere. Genelde haber yazma teknikleri öğrenerek mezun oluyorlar. Binlerce öğrenciden söz ediyorum. Dolayısıyla her biri vasat oluyor. Bu nedenle öğrenciliklerinde o vasatların arasından sıyrılabilecek bir formasyon edinmelerini mutlaka tavsiye ediyorum. Kendilerine vizyon çizecek bir hedef koymaları gerekiyor. İlgi alanları neyse tabii ki sağlık olabilir, ekonomi olabilir, uluslararası ilişkiler olabilir, bir alanda mutlaka kendilerini yetiştirmeleri gerekiyor. Sırf basın yayın mezunu olmanın hiçbir önemi yok. Mutlak surette dil öğrenmeleri gerekir. Bir dilin bile yetmediği bir dünyadayız.

AC: Bugüne kadar birçok başarılı işe imza attınız? Bu başarılı işlerin bazılarından ödüller aldınız. Bu ödüllerden hangisi sizi daha çok duygulandırdı?
GG: Bir ödülümü diğerinden ayırmak çok zor. Bana ödül verilen bütün işlerin her biri çok emek harcadığım uğruna günlerce geceler boyunca çalıştığım işler. Onların her biri çok kıymetli. Her birinde binlerce insan var. Aslında ödül alan o insanlar. Tek yaptığım onların hikayesine ayna tutmaktı. Bunu vazife gördüm. Hepsi çok kıymetli. Türkiye’de verilip de almadığım bir ödül yok. Bir gazeteci olarak hemen hemen hepsini aldım. Bu da bir gazeteci olarak büyük bir onur. Ödül almanın şöyle bir dezavantajı var. Çıtanız oraya yerleşiyor. O çıtanın altına düşmemek gibi bir sorumluluk yüklüyor omuzlarınıza. Bir sonraki işin daha yukarıda olmasının gerekliliğini hissediyorsunuz. Daha çok sarılıyorsunuz. Bizim işimizin en büyük yanı duyduğunuz manevi tatmin. O nedenle “Hangisi?” derseniz, gerçekten ayırmak zor olsa da Hıfzı Topuz Onur Ödülü’nü söyleyebilirim. Hıfzı Topuz gibi bir duayenin adına verilen bir ödülü, yine o duayenin elinden almak, o ödüle layık görülmek ellerimi ve yüreğimi titretti.
Çünkü Hıfzı Topuz bu ülkenin tarihinin canlı tanığı, gazeteciliğinizin böyle bir ödülle taçlandırılması beni çok onurlandırdı, onurlandırmaya da devam ediyor.

AC: ‘Güneydoğu’nun Kayıp Çocukları’ belgeseli, ‘Namlunun Ucundaki Kadınlar’ haber dizisi ve belgeseli, ‘Hizbullah’ın Dünü Bugünü’, ‘Ölüm Yolunda Ezildiler’, başlıklı haberleri ile gazetecilik ve televizyon alanında birçok ulusal ödülü aldınız. Bu haberlerin hazırlanması sırasında yaşadığınız hikayeler varsa paylaşabilir misiniz?
GG: Hikayelerin her biri bir kitap. “Ölüm Yolunda Ezidiler” mesela… Günler ve geceler boyunca sınırın öbür tarafında Ezidi göçünü bekledik. Binlerce Ezidinin göçüne tanık olduk. Hüngür hüngür ağladığım anlar oldu. Üç gün boyunca su içmeyen çocuklarla karşılaşmıştım. Ve hiç unutamıyorum. Dağların tepesindeyken, güneş en sert ışınlarıyla sizi de çevrenizi de kavuruyorken kullanmak üzere yanıma aldığım bir küçük pet şişe su vardı. O pet şişe suyu bütün çocuklara vermek istedim ama veremedim. Gücüm yetmedi. Suyu verdiğim çocuk ise bir çırpıda içti o suyu. Üç gün ne demek biliyor musunuz? Üç gün boyunca yürümüşlerdi. O korkunç bir andı benim için. Kadınlar kucaklarında bebeleriyle. Bebelerin ağızları susuzluktan kurumuş. Bu olay müthiş etkilemişti. Her biri çok etkiliyor. Her birinden döndükten sonra gece rüyalarımda görüyorum. En az 15 gün hiç gitmiyor gözünüzün önünden hiçbir şey yapamıyorsunuz. Biz onları karşılamaya gideceğimizi bildiğimiz için minibüs kiralamıştık. Minibüsü marketin önüne dayamıştık. Kameraman arkadaşım ve ben cebimizde ne kadar para varsa hepsini yatırarak bütün marketteki hijyenik malzemeleri satın aldık. O malzemeleri toplamamızın nedeni çok fazla kadın ve çocuk geliyordu. Bu kadınlar yollarda regl oluyor. Yardım edenler onların önüne yiyecek koyuyor. Bu kadınlar nasıl temizlenecek bunu düşündüğüm için ne kadar kadın pedi, çocuk bezi, ne kadar el yıkamak için sabun varsa bulabildiğimiz terlikler de dahil hepsini satın aldık. Minibüsün içinde bize oturacak yer kalmadı. Biz karşıladığımız kadınlara ve çocuklara küçük torbalara dağıtarak tek tek bizzat ellerimizle verdik. O anlar da çok ağırdı benim için.

AC: Bir başarılı kadın gazeteci olarak bugüne gelene kadar yaşadığınız zorluklar oldu mu? Bu zorlukları nasıl atlattınız?
GG: Hedef koymak, çok istiyor olmak çok önemli bir şey. Bu işi yapmayı çok istiyor olmak bu işin birinci kuralı herhalde. Ben hakikaten çok istedim. Ve hep de öğrenci kalmayı tercih ettim. Halen de kendimi öğrenci olarak kabul ediyorum. Öğrenmenin sonu yok. Biliyorum dediğiniz gün bittiğiniz gündür. Bu lafa çok inanırım. Dolayısıyla 5 yaşındaki çocuktan bile çok şey öğreniriz. Ben hep öğrenmeye çalıştım. Öğrendikçe büyüdüm. Öğrendikçe geliştim. Aynı şekilde hassas olmak çok önemli. Asıl önemlisi de bu meslekte her şeye rağmen “İnsan” kalabilmek çok önemli.

AC: Peki kadın olarak zorluğu var mı?
GG: Kadın olarak cam tavanla karşı karşıyasınız. Sadece bizim mesleğimizde değil bütün mesleklerde bu böyle. Kafanızı cam tavana çarpıp çarpıp yere düşüyorsunuz. Düşmekten ya da yeniden zıplamaktan vazgeçtiğinizde bitersiniz. Bir hikaye var: Bir içinde süt olan bir cam fanusun içerisine iki kertenkele düşmüş. Birisi kısa süre sonra çırpınmaktan pes etmiş ve boğulmuş. Diğer kertenkele ise ısrarla dönmeyi sürdürmüş. O kadar çok dönmüş ki sonunda sütü tereyağına dönüştürmüş. Sonra da tereyağının üzerine basıp çıkmış cam faunustan. Bunu Game of Thrones dizisinden öğrendim. Pes etmediğinizde karşınızdakilerin bittiği bir nokta oluyor mutlaka.
Mehmet Ali Birand’ın öğrencisiydim. Mehmet Ali Birand’ın söylediği bir Uzakdoğu atasözü vardır. O da hiçbir zaman kulağımdan gitmemiştir. “Eğer siz bir nehrin kenarında uzun süre durmayı başarırsanız düşmanlarınızın ölüsünün geçtiğini görürsünüz”. Ben epeyce gördüm doğrusunu isterseniz. Çünkü anlık çıkarlar peşinde koşmak, küçük hırslara yenik düşmek kaybettiriyor, küçük mutluluklar uğruna çevresindekilerin sırtına basanlar, oradan beslenenler büyük mutlulukların tadına bakacak kadar uzun ömürlü olamıyor meslekte. İnsan kaldığınız, önünüze uzun vadeli planlar koyduğunuz, bıkmadan usanmadan çalışıp çabaladığınızda günün birinde alıyorsunuz.
E tabi kimilerine sizin elde ettikleriniz ya da elde ettiğinizi zannettikleriniz daha yolun başındayken altın tepside de sunulabiliyor, ama olsun. Vazgeçmemek çok kıymetli benim için.

AC: İşinizde sizi başarıya götüren kriterler neler?
GG: Disiplini çok önemsiyorum. Belki asker kızı olmamdan kaynaklanıyor. Öyle de büyüdüm. Disiplin her işin olmazsa olmazdır. Ne yapacağını, nasıl ve ne zaman yapacağını neden yapacağını daima biliyor olmak lazım.
Strateji belirlemek de çok önemli. Bütün bunlar da yetmez, o uğurda çaba gösteriyor olmanız lazım.
Bir de fikri takip çok önemli. Aradan 10 yıl bile geçse 10 yıl önce yaptığım bir şeyi unutmamaya çok özen gösteririm. Karşıma çıktığı anda 10 yıl sonra bıraktığım yerden devam ederim. Hiç vazgeçmem.
Yine tekrar etmiş olacağım ama her koşulda insan kalabilmek de başarının vazgeçilmezlerinden benim için. Çünkü bizim yaptığımız işin en önemli yanı şu. Empati kuramazsanız bir şey aktaramazsınız. Ben bugüne kadar tecavüze uğramış çocuklarla röportaj yaparken de, şiddette uğramış kadınlarla röportaj yaparken de, savaştan kaçmak zorunda kalan kadınlarla röportaj yaparken de deprem mağdurlarıyla konuşurken de önce insan yanımla konuştum. Uzaktan bakarak o acıyı tarif edemezsiniz. İçinizde hissetmeniz gerekli. Bu da siparişle olabilen bir şey değil.

Kadınlar İstekleri Her Şeyi Elde Edebilir…

AC: Bu mesleği seçmek isteyen kadınlara tavsiyeleriniz var mı?
GG: Kadınların istedikleri zaman elde edebileceklerine çok inanan biriyim. Bu erkekler için de geçerli elbette. Ancak aynı zemin üzerinde başlamıyorsunuz. Eksiyle başlıyorsunuz ve kadınların eksiyi artıya dönüşebilecek potansiyelinin olduğuna çok inanıyorum. Disiplin, istikrar, çok istemek, isteğini hedefe dönüştürmek, kısa-orta-uzun vadeli hedefler koymak, o hedefler için stratejiler geliştirmek, onlara ulaşabilmek… Bütün bunları doğru yaptığınız zaman hiçbir şey elinizden kaçamaz.

AC: İş dışında ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz?
GG: Boş zamanlarımda yürümekten hoşlanırım. Ben yürürken düşünen insanlardanım. Bütün sıkıntılarımdan kurtuluyorum yürüdüğümde. Anti depresan niyetine yürüyüş yapıyorum (Gülüşmeler) . Bulduğum her yerde yürümeyi seviyorum. En sevdiğim dağ, dere, tepe yürümek. Jeoloji okumaktan kaynaklı bir yürüme sevdam var. Ama yalnız yürümek şart. Yürürken bütün sıkıntılarımı derecelendirip kafama bir terazi koyuyorum. Problemi de önüme koyuyorum. Eksiler mi, artılar mı ağır basıyor. Yürüyüşün sonunda sorun çözülüyor.

AC: Başucu kitabınız var mı?
GG: Afşar Timuçin’in ‘Yarına Başlamak’ kitabı. Şu an piyasa da bile olmayabilir. Oradan hayatıma kattığım şey, “her şeye rağmen” oldu. Herkesin önüne engeller çıkabilir. Engel nedeniyle yürüyüşten vaz geçmek yerine, engele ‘rağmen’ yürüyorsanız olmuşsunuzdur. Çok sevdiğiniz birinin çok fazla hataları var. O hatalarına rağmen onu sevebiliyorsanız gerçekten sevmişsinizdir. Bu çok önemli. Bir de Vedat Türkali. Ondan da çok fazla izler var bende. O da apayrı bir başlık.

AC: Dünya kadınlar gününde kadınlara mesajınız ne?
GG: Bütün sohbet boyunca mesajlarımı verdim. Ama özetle söylemek gerekirse yine empati kurmak, tüm kadınların sıkıntılarını içinde hissetmek, yola çıkarken o sıkıntıları dikkate almak çok kıymetli.
Kadınları ‘Dünya Kadınlar Günü’ gibi bir güne sığdırmak çok anlamsız. Bizler hemen her gün karşımıza çıkan en ufak bir engeli aştığımızda; görülmeyen tarihe, sözlü tarihe çentik atmış oluyoruz.
Yaşanan her öykü ortak bir havuzda toplanıp tarihin satırlarını oluşturuyor.
Bizi bir noktaya getiriyor. O değerlere sahip çıkabilmek ve sessiz kalmamak çok kıymetli… ‘Bağır komşuların da duysun’ diye bir dizi haber yazmıştım Radikal gazetesindeyken. Şiddet gören kadınlarla ilgili. Kadın bağırsın derken tabii sesini duyursun demekti amaç… Ama bağıran kadını duyacak komşuya da ihtiyaç var. Duyan komşular olalım, hep birlikte o şiddete engel olalım. Ne yanı başımızdaki travmalara sessiz kalalım ne de sessiz kalarak o suça ortak olalım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

© Ayben Cumalı 2020 - Tüm Hakları Saklıdır.